1. HABERLER

  2. GÜNDEM

  3. Geldi Ergenekon’dan çıkma vakti…
Geldi Ergenekon’dan çıkma vakti…

Geldi Ergenekon’dan çıkma vakti…

Yener Yanık yazdı...

A+A-

Tarihimizin büyük kırılmaları büyük fay hatları vardır… Bu kırılmalardan sonra karanlıklardan aydınlıklara çıkılmıştır…

 

1243 Kösedağ savaşıyla Moğollarca yakılıp yıkılan Anadolu en viran zamanında 1299’da Osmanlı’yı doğurmuş ve 600 yıl süren bir cihan şamil imparatorluk dünyaya nizam-ı âlem vermiştir.

 

Bu 600 yılın ilk asrı yeni bitmişken, Osmanlı daha yeni yeni bir devlet olma yolundayken bu sefer de Timur Devleti 1402’de Ankara Savaşında ortaya çıkarak Anadolu’yu tarumar edecekti.

 

Bu savaştan önce; Yıldırım Beyazıt’a vezirleri Timur’un haşmetini, azametini bir yandan anlatırken diğer yandan da biat etmeyi kulağına fısıldıyorlardı.

 

Bayezid’in vezirlerine hitaben tarihe geçen şu cümlesi, bir yönüyle 15Temmuz’un ruhunu teşkil ediyordu.

 

Osmanlı’ya korkuyu miras bırakmayız…

 

Çünkü tarih boyunca hiçbir devirde böyle bir mirasımız yoktu bizim.

 

40 çeri ile Çin sarayını basan Kürşad, Mete, Atilla, İlteriş, Tuğrul, Alpaslan, Kılıçaslanvs vs…  bu mirasın reddi mirasçılarıydı zaten…

 

1402’de başlayan ve Devlet-i Ali Osmaniye’yi türbülansa sokan Fetret Devri, devlet aklıyla son bulmuş ve bu akıl, bu ruh, bu kan ve “bu damardan gelme bir delikanlı” kırk yıl sonra İstanbul’u fethedip tarihin en önemli üçüncü olayının da kapılarını İstanbul’dan açmayı başarmıştı.

 

Her şahikanın bir de çukuru varsa, bu çukura; 20.yüz yılın başında Osmanlı da yedi düvelce hasta adam diye atılmıştı.

 

 Osmanlı’nın bir şekilde diz çöktürülüşü ile bir medeniyetin de tasfiyesi gerçekleştirilmişti. Çünkü Osmanlı demek sadece bir İmparatorluk demek değildi. Zulmun ve sömürgenin karşısında bir kılıç, mazlumun yanında bir güçtü.

 

Osmanlı’nın düştüğü bir çukurdan Çanakkale ruhu denilen ve şairin:

 

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi/ Bedrin aslanları ancak bu kadar şanlı idi mısralarıyla ifade ettiği bir ruhla,yeni bir devlet kurmayı yine başaran bir milletin devletolma genleri yine tezahür etmişti.

 

Yirmi dörtte bir parçaya bölünse de dilini kültürünü hatta kimliğini formatlayıp Batı’nın asimle aşısıyla aşılansa da yine de bir yerlerde bir Milli damar kalmıştı. Çünkü maya en az beş bin yıllık bir mayaydı, sağlamdı, asildi ve sadece kendine hastı.

 

 

O maya bu kadar küçük bir bakraçta“90 yılda seksen milyona gelmeyi başararak” yine tuttu. Bu doksan yılda nice ihanetleri, darbeleri, içteki ecnebileri, bizden gözüküp onlardan olan hainleri göre göre yaşaya yaşaya bu günlere geldi.

 

 

Kimsesiz kimse yok herkesin var bir kimsesi

 

Kimsesiz kaldım yetiş ey kimsesizler kimsesi

 

diye Mevla’ya dua eden mazlumların yine kimsesi olmaya namzetti bu necip millet…

 

Ve Hasta adam düştüğü yataktan mazlumların duası Mevla’nın inayeti, halkının azmi ile kalktı…

 

 

Ve şimdi siz korkun… Kılıçkınından çıkmadıkça it sürüsü dağılmaz parolasıyla geliyoruz…

 

 

Tarihin en asil destanlarından olan Ergenekon destanındakilerin ruhuyla, bunun modern bir dejavusuyla, üç yüz yıllık bir uykunun, bir hezimetin rövanşıyla, dağ gibi yürekleri demir gibi ellerle yıkıp, önümüze konulan tüm dağları yakıp,  “tıpkı Ergenekon’dan çıkıp gelir gibi” geliyoruz.

 

Türküyle- Türkmen’iyle, Kürt’üyle- Arap’ıyla geliyoruz.

 

15 Temmuz bunun miladı oldu, Türkmen Beyi Devlet,Aksakallıların kurultayından icazeti aldı.

 

Yiğit düştüğü yerden kalkar diyerek Ergenekon’dan çıkış vaktinin geldiğini Urum illerine, küffara ilan etti…

 

Sonra Reis kükredi:

 

Ecdadın ruhu bu sözlerle şad oldu:

 

Ülkemizde oynanan oyunu bir kez daha bozduk. Bundan sonra inşallah Suriye’deki oyunu da bozacağız, Irak’ta oynanan oyunu da bozacağız, Libya’da oynanan oyunu da bozacağız. Orta Doğu’da, Kuzey Afrika’da, dünyanın her yerinde mazlumların ve mağdurların tek bir gözyaşı kaybetmemesi adına oynanan oyunları bozacağız(29.07.2016)

 

 

Bu sözlerden 26 gün sonra:

 

Yavuz’un zaferle geçtiği Mercidabık’tan tam 500 yıl sonra aynı gün aynı saatte Fırat Kalkanı kalkan oluyor Türk’ün, Türkmen’in, Kürt’ün, Arap’ın yüreğine…

 

Hem de en yıpratıldığı, en zayıf gösterildiği bir anda Çanakkale’deki gibi bir ruhla kükrüyor Asım’ın nesli, kalkıyor şaha:

 

Asım’ın nesli diyordum ya nesilmiş gerçek

 

İşte çiğnetmedi göğsünü çiğnetmeyecek

 

Ve Reis Fetih duasının ardından bu konuşmayı âleme salıyor 24 Ağustos’ta… Yavuz’a nazire yaparcasına:

 

Başaramayacaksınız. Milletimizi bölemeyeceksiniz, bayrağımızı indiremeyeceksiniz, vatanımızı parçalayamayacaksınız, devletimizi yıkamayacaksınız, ezanlarımızı susturamayacaksınız, bu ülkeye diz çöktüremeyeceksiniz, bu halka boyunduruk vuramayacaksınız. 1000 yıldır yürüdüğümüz bu yoldan bizi geri döndüremeyeceksiniz, ülkemizi hedeflerinden vazgeçiremeyeceksiniz.

 

 Sonrasında Lozan çıkışıyla devam etti. Demek istedi ki hem kelam ile hem de hal diliyle hemhal olup: 

 

Siz, Lozan’ı bozdunuz, siz bu ülkeye 15 Temmuz’da içimizdeki hainlerle bir olup pranga geçirip bizi esir etmeye kalktınız, biz “beka meselemiz” dedikçe,  siz Lozan ilede yetinmediniz…

 

O zaman biz de:

 

 Musul’da da Kerkük’te de, Halep’te de Şam’dada varız…

 

28 Ocak 1920’de Milli bir yeminimiz vardı ya işte biz tam da biz o yeminin içindeyiz…

 

Atatürk’ten İnönü’ye, İnönü’den Ecevit’e vasiyet bırakılan bir andın bir anındayız:

 

İyi dinleyin:

 

Türkiye’yi 1923’ten beri böyle bir kısır döngüye hapsedenlerin amacı, coğrafyamızdaki bin yıllık hafızayı bize unutturmaktır. 780 bin kilometrekareye nerelerden geldik, 20 milyon kilometrekarelerden geldik. 2016 yılında 1923’ün psikolojisiyle hareket edemeyiz. Cumhuriyetimizi kurduğumuzdan beri dünyada her şey değişirken, 1923’teki konumumuzu korumakla övünemeyiz. Düşman neredeyse, tehdit neredeyse biz artık ordayız. (19.10.2016 )

 

 

Olmaya cihanda DEVLET BAHÇELİ gibi’nin deyimiyle:

 

Elin Teksaslısı gelecek biz gelemeyeceğiz öyle mi?

 

Kılıçla, kanımızı dökerek aldığımız ama sonradan bir şekilde elimizden dalga dümen alınan topraklar bile zaten bizim...

 

Musul bizim, Kerkükbizim, Halepbizim, Şam bizim, Telabyad bizim,Erbil bizim...

 

DOĞRU söylüyor liderler yıllardan beri:

 

KİMSENİN BİR KARIŞ TOPRAĞINDA GÖZÜMÜZ YOK BİZİM...

 

 

Yıllardır bölünüyoruz hezeyanlarını yaşayanlar, sürekli olumsuzluk aşılayanlar, nefret ve kin ile hareket edip, şu da doğru bir iş diyebilecek kadar doğru bir işi ortaya koyamayan ahmaklar… Sizinle de işimiz yok bizim…

 

Yazının başında dediğim gibi… Karanlığın en kasvetli anı gündüze en yakın olduğu andır…

 

15 Temmuz yeni bir ruhtur, cihan şümul olma yolunda bir kulağına ezanı bir kulağına kameti verilen bir devletin, genlerinden gelen asaletle vakur duruşudur, ”ya içerde bekleyip yok olacağız ya da zincirlerimizi kırıp düşmanı inlerinde boğacağız” sloganıyla silkelenip kendine gelişidir, yeni bir Çanakkale’dir, yeni bir diriliştir, yeni bir Ergenekon’dur…

 

Reis’in kükreyişi, Türkmen Beyi’nin Bozkurt duruşu bu HAYKIRIŞIN  tümâleme ilanıdır. Ve bu binlerce yıllık devlet refleksi ve devlet aklıdır… Buna da güç veren 80 milyon Aksakallıdır…

 

Ve bütün bu duygulara yıllar önce muhteşem mısralarıyla tercüman olan MERHUM Arif Nihat Asya’dır:

 

 

FETİH MARŞI

 

 

Sen de geçebilirsin yardan, anadan, serden....

Senin de destanını okuyalım ezberden...

Haberin yok gibidir taşıdığın değerden...

 

 

Elde sensin, dilde sen, gönüldesin baştasın...

Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın.!

 

 

Yüzüne çarpmak gerek zamanenin fendini...

Göster: Kabaran sular nasıl yıkar bendini?

Küçük görme, hor görme, delikanlım kendini

 

Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın;

Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın.

 

 

 

Bu kitaplar Fatih’tir, Selim’dir, Süleyman’dır.

Şu mihrap Sinanüddin, şu minare Sinan'dır.

Haydi, artık uyuyan destanını uyandır.

 

 

Bilmem, neden gündelik işlerle telaştasın

Kızım, sen de Fatihler doğuracak yaştasın.

 

 

 

Ezcümle…GELDİ ERGENEKON’DAN ÇIKMA VAKTİ…