1. YAZARLAR

  2. Yener Yanık

  3. ŞEYTANİ AKLIN DİNİ PUSUDA
Yener Yanık

Yener Yanık

Yazarın Tüm Yazıları >

ŞEYTANİ AKLIN DİNİ PUSUDA

A+A-

adsiz-038.png

( Sevgili dostlar, analiz yazısı olduğu için yine kısa olmadı… Sabırla okumanız dileğiyle…)

Son günlerde ilahiyatçılar başta olmak üzere medyada ve sosyal medyada bir deist, ateist tartışması başladı.

Başörtülü bir kızın,

 Her yerde kadın erkek bir, erkek arkadaşımla oturup ders çalışabiliyorsam, neden camide de bu olmasın, neden kadınlar camide en arka tarafa atılmış

 vs. türden benzeri görüşlerle tartışma alevlendi.

Ve ne ilginçtir ki tam bu aşamada yukarıdaki fotoğraf ( Hollanda’daki bir camide çekildiği söyleniyor ) ortalığa düştü.

Zaten ülkemizde de din konusunda epeydir süren bir görüş farklılıkları var…

Kimleri, Kur’an Müslümanlığı diye adlandırılan ve tarikat geleneğine şirk diyen bir saftayken

kimileri de sahih tarikatlar Hoca Ahmet Yesevi’den beri bin yıllık özümüzdür, dinin kendisidir, bu toprakların hammaddesidir, Horasan Erenleri Selçuklu’ dur, Osmanlı’dır, kaldı ki sünnetten yoksun bir Kur’an düşünülemez, sapkın ve sapık tarikatlar bahane edilip tasavvuf öğretisi yok sayılamaz

gibi görüşlerle tartışmanın tarafları…

Modernistler ve gelenekçiler diye tanımlanan bu iki güruhun arasında bi-taraf olup meselenin siyasi ayağı üzerine bir kalem dokundurmak istedim.

  Kiliseye meydan okuyan ve Protestanlığın kurucusu olan Luther’e; Din afyondur diyen Karl Marks’a, İslam modernistlerinden biri diye bilinen ama II. Abdülhamit’in tabiriyle İngiliz ajanı olduğu zikredilen Cemalettin Afgani’ye veya ben sizi rahatlatmaya değil rahatsız etmeye geldim diyen Ali Şeriati’ye değinecek de değilim…

Ya de paganist, deist, agnostik, ateist, Budist, Hinduizm, Musevi vs terimlere de girecek değilim…

Tapınakçı Siyonist ve Evangelist bir fanatik zihniyetin özellikle İslam coğrafyası üzerindeki bin yıllık emelleri üzerine çıkardığı savaşlar ve stratejiler ve hala akıttıkları kan üzerinden son günlerde tezgâhlanan bir oyunu da içeren analiz yazısı bu yazı…

 Osmanlı’nın yıkılmasının ardından tüm Müslümanları tek çatı altında toplayan ve bu yönüyle büyük bir güç olan Halifeliğin,  kırıntılarını dair istemeyen İngiliz aklı, Halifeliğin kaldırılmasını yeni devlete dikte etti.

Gizli maddeler başlığında geçen  ve sırf bu sebepten dolayı uzayan Lozan görüşmelerinin olmazsa  olmaz maddesi Halifelikti. Ve İngilizler, istediklerini nihayet aldıktan sonra Lozan’ı kendi meclislerinde resmi olarak kabul etti.

Bunun içindir ki Osmanlı’nın çöküşü bir imparatorluğun çöküşünden çok daha öte, bir medeniyetin çöküşüdür.

Osmanlı’yı yıkan I. Dünya Savaşı ve ardından, yarım kalan hesap II. Dünya Savaşında görülmüş ve İngiliz- Amerika ile Rusya arasında iki kutuplu bir dünya Yalta’da kurularak sömürge esaslı yeni dünya düzeni oluşturulmuştur.

Siyah ırkı aşağılayan, Afrika’yı sömüren ve geçmişi katliamlarla dolu bu sistem ve düzene karşı İslam; II. Dünya Savaşından sonra, Malcom x, Muhammet Ali, Yusuf İslam gibi isimlerle başta Amerika ve Avrupa’da dalga dalga yayılıyordu.

Bu zulüm, bu sömürü bu baskı ve çelişkilerle dolu Hristiyanlık inancının getirdiği paradokslar; hak, hukuk, adalet, eşitlik, hürriyet, iman, sevgi, şefkat gibi kavramları şiar edinen İslam’ı ön plana çıkartıyordu.

 

Bir tarafta İslam’ın engel olunamayan yükselişi, diğer taraftan azalan Hristiyan nüfus ve buna bağlı olarak Müslümanların yönetimde söz sahibi olma tehlikesi şeytani bir aklı devreye soktu.

 İlk olarak Yeşil Kuşak projesi uygulandı.

Aslında Amerika Kissinger ile başlattığı Yeşil Kuşak projesiyle güya Komünist Rusya tehlikesini bir taraftan bertaraf ediyordu. Hem de açtığı bu damar yoluyla, bak ben olmasam Rusya sizi bitirecek diyerek her türlü kirli siyasetin, darbelerin alt yapısını dini kullanarak tetikliyordu.

Böylelikle hem Rusya hem de Çin’in Avrupa’ya, Orta Doğu’ya oradan da Afrika’ya akmasının önüne ördüğü Müslüman blokla geçiyor, yarattığı bu korku ile de bu ülkelerde söz sahibi oluyordu.

Zaten İslam dünyasında Şii- Sünni gibi kaşınmaya hazır yaralar mevcutken, hatta ve hatta Kerbela, Cemel Vakası gibi travmalar yüz yıllarca unutulmamışken, üstüne üstlük Halifelik gibi bir siyasi otorite tasfiye edilip Osmanlı gibi güçlü bir imparatorluk benzeri bir devlet gerçeği de ortada yokken Yeşil Kuşak kendiliğinden oluşmuş gibiydi.

 Yani Şeytani akla da pek gerek kalmıyordu.

Yeşil Kuşak projesi çerçevesinde Modern Lavransler sahneye konuldu. Afganistan’da Kadriyani, Irak’ta Keşnizani ve Türkiye’de Fetö projesinin temelleri yıllar önce atıldı.

 

 Bir taraftan yardımlar, diğer taraftan aba altından sopa göstermeler ve diğer yandan da Rusya ve Çin ile korkutmalarla İslam Dünyası, İngiliz- Amerikan aklı denilen “Anglo Sakson, Siyonist ve Evangelist” bir zihniyetin tahakkümüne II. Dünya savaşının ardından tamamen giriyordu.

Bütün Müslüman ülkelerde, yeşil kuşak orjinli, din damar yollu, asker soslu, bol korkulu bir algıyla  siyasetin ve bürokrasinin tepesine satılmışlarıyla tahakküm ettiler.

Darbe içinde darbeler, örgüt içinde örgütler, din içinde sapık zihniyetler vs. hep bu şeytani aklın ürünüydü.

Kim bu şeytani aklın dışına çıkarsa, biat etmezse, İslam Birliği derse, Petrolü sudan ucuz onlara vermezse, dinden İslam’dan, Allah’tan bahsederse Suud Kralı Faysal’ın uğradığı suikastlarla öldürülüyordu zaten.

( Kral Faysal, 1975’te Amerika’dan yeni gelen yeğeni tarafından kendi sarayında katledildi. )

Türkiye- İran ve Mısır üçgeni bu zihniyetin en çok değer verdiği ülkeler oldu yıllarca. Bütün darbeler, devrimler (!), ihtilaller, kısır döngüler bu üçgenin adresiydi.

Çünkü bu üçgen dünyaya hükmetmenin anahtarıydı. İşte bunun içindir ki:

1979’da İran’da devrimi, 1980’de Türkiye’de 80 ihtilali, 1981’de Mısır’da Enver Sedat suikastını birer yıl arayla yaptılar.

Buralara müdahil olurken kendi iç politikalarına da buralardan şekil vererek Evangelist zihniyetle tam yol aldılar.

Örneğin,

Bir taraftan 1979’da Rıza Pehlevi’yi devirip yerine Şii mezhebi görüşlerini esas alan ve coğrafyaya (tam da bugünlere yönelik) Şİİ ateşini yakacak Humeyni yönetimini getirirken,

 diğer taraftan da 79 yılının sonunda Pehlevi üzerinden rehine krizini başlatıp Amerika içinde iktidar değişikliğine sebep olan bir mizansen kurgulanmıştı.

( İran rehine krizi, ABD ile İran arasında 444 gün süren diplomatik krizin adıdır. İran İslam devriminden sonra İran’dan kaçan (! ) Pehlevi tedavi için ABD’ye kabul edilir ve bunu protesto eden üniversiteli gençler ülkede büyük bir ayaklanma çıkartarak ABD konsolosluğunu işgal eder. )

Şeytani akıl tıpkı 11 Eylül ikiz kule saldırıları (!) nda olduğu gibi devreye girer. Tavşana kaç tazıya tut diyen bir mizansen gereği, rehineleri kurtarmak için operasyon başlatılır, operasyon esnasında  ABD helikopterleri düşer, içindeki askerler ölür, ABD’de İran aleyhine büyük gösteriler düzenlenir ve her ne hikmetse ABD Başkan Jimmy Karter yedi  ay önce uçağa bindirerek sırtını sıvazladığı, hadi koçum göreyim seni,  dediği Humeyni’ye söz geçiremez ve bunun bedelini de seçimi kaybederek öder.

Ve akabinde aşırı fanatik Avanjelist Hollywood kovboyu, film yıldızı Ronald Reagen başkan seç ( tir)ilir.

Ve sonrasında herkes rolünü icra etmeye başlar.

ABD’de Reagen, Türkiye’de Evren, İran’da Humeyni emir komuta zincirinin yeni halkalarıdır.

Mısır’a gelince ,

Ne tesadüftür ki aynı yıl yani 1981’de Enver Sedat öldürülür.

Hâlbuki Enver Sedat 1978’de Camp David’de Filistin’i İsrail’e bırakan, Kudüs’ü İsrail’in başkenti yapacak süreci başlatan ve İsrail’i i tanıyan ilk Arap ülkesi unvanlarıyla Nobel almış (!) biriydi. 

Miadı ve misyonu dolunca, yüzü eskiyince ya da daha iyi bir hizmetkâr bulununca radikal dinci diye yutturulan bir Yüzbaşı sosuyla tasfiye edildi.

Yerine iyi bir hizmetkâr olan ve ülkeyi İsrail- İngiltere- Amerika emir komutasıyla 2011’e kadar yönetecek Hüsnü Mübarek getirildi ve oyun kaldığı yerden devam etti.

( Hüsnü Mübarek de otuz yıllık kullanım süresinin ardından Arap Bahar’ıyla 2011’de istifa ettirilir, demokrasi uygulanır uygulanmaz Mursi başa gelir, Erdoğan ile bir politika izler izlemez Sisi denilen alçak bir asker tarafından devrilip hapse gönderilir. Belki de bu bile bir darbenin alt yapısı için bir plandır. Çünkü en az 30 yıl daha yeni bir Mübarek bulunmuş, toplumun gazı alınmış, korkuları tazelenmiştir.

Olur da eğer Türkiye- Mısır bir olursa İsrail de biter Ortadoğu da elden gider. )

 

Mübarek de tıpkı Kenan Evren gibi bir mübarek (!)askerdir.

Ne güzel mizansen değil mi?

Film yıldızı bir kovboy Amerika’da başkan… Fanatik Şii bir adam İran’da ve değişen rejim… Mısır ve Türkiye ayağında ise biri ihtilalle biri de suikatle sonucu getirilen iki asker (! )

Sonrası  oyun içinde oyun… Dümen içinde dümen…

Mesela…

 Humeyni 1981’de IRAK’a savaş açar 8 yıl süren bu savaşta bir milyon Müslüman ölür. ABD, her iki devlete milyarlarca dolarlık silah satar, sonra savaş biter Irak toparlanır, hadi şimdi de Kuveyt’e gir arkandayım denilir, Saddam Kuveyt’e girer, ortalık ayağa kalkar, bize Saddam sizi vuracak korkusu verilir, petrole batan kuşlarla algılar yönetilir ve en az Reagan kadar fanatik bir Evangelist olan Baba Bush ile Irak işgal edilir, milyonlarca Müslüman öldürülür, on binlerce kadına tecavüz edilir, Türkiye ekonomik olarak çökertilir, PKK tırmandırılır vs vs…

 

 Ve akan Müslüman kanıyla hem Müslümanlar öldürülür hem de kendi ülkelerinde İslam’ın yayılışı engellenir.

Mizansen; Irak’ta, Afganistan’da, Bosna’da, Arakan’da, Suriye’de, Arap Baharıyla tüm İslam coğrafyasında, 15 Temmuz’da bu vatan topraklarında oynanmaya devam eder.

Bütün bu süreçte milat yeşil kuşak projesinin bitişiydi. SSCB’yi bitiren akıl da bu akıldı. Çünkü Afganistan’a müdahil olan Sovyet Rusya, el altından Taliban’ı yaradan Amerika yüzünden çok çok büyük kayıplar vererek savaşı kaybetti. Ve 9 yıl süren Afgan savaşını kaldıramayan ekonomi çökünce Rusya da çökmüş oldu. Ve ABD, bir taraftan en büyük rakibini tasfiye ederken diğer taraftan da kendi yarattığı Taliban’ı bahane edip daha sonrasında Afganistan’ı işgal edecekti.

SSCB’nin 1991’de dağılmasının ardından Margaret Thatcher’in, artık komünist tehlike bitti, bundan sonraki hedef İslam’dır…

Kraliçe adına yapılan bu söylemin ardından bin yıllık Haçlı ruhu yeniden dirilir. Oğul Bush’un Irak’ı ikince kez işgalinde ( Clinton dönemiyle reklama giren evangelist zihniyet ) bu bir, II. Haçlı savaşıdır denmesinin ardından başlayan Arap Baharı ve oradan 15 Temmuza uzanan süreç de tesadüfi değildir.

Hedef, İslam’a karşı İslam…

Cemaat görünümlü terör örgütleriyle, sinemayla, modayla, müzikle, kısacası her bir unsurla işlenen algı bu…

 Fetö’nin Ilımlı İslam projesi de bu minvaldedir. Medeniyetler İttifakı denilen ve Kur’an okunurken tokuşturulan içki kadehleri, Papa’ya methiyeler, görüşmeler, yazılan mektuplar, tevessül edip pikaba bindirilen peygamberler, rüya ile morfinlenen şakirtler, özellikle Müslüman coğrafyada Osmanlı mirasını kullanarak açılan okullar projenin en büyük ayağıydı.

Ayrıca Yeşilçam filmleri ile her türlü kepazeliğin içinde olan İmam tipolojisi ile oluşturulan algı ile birlikte,  hocanın yaptığını yap, dediğini yapma sözüyle İmam ve namaz ilişkisindeki çarpıklık yaratıldı. Ve bir taraftan yabancı filmlerle yüceltilen rahip ve kilise diğer taraftan yerli filmlerle iyice değersizleştirilen imam ve tahrip edilen İslam…

(Türk dizileriyle,  kendi toplumumuzda oluşturduğumuz yıkımlar bir yana, bu dizileri  İslam coğrafyasına pazarlayıp, yozlaşan ya da yok sayılan İslami değerlere rol model sağlayan bir zihniyet de bu çizgide hareket etti. /ettirildi. )

Tarih şuuru da bu filmlerle formatlandı. Konusu Osmanlı olan dizilerle adeta ecdadına, kültürel değerlerine küfreden bir nesil yaratılmak amaçlandı. )

Son yıllarda oluşan elitist Müslüman kadın tiplemesi fotoğrafın başka bir yönü. Lüks arabaya binip, çok pahalı eşarp takıp ve fondötenden geçilmeyen bir yüz ve makyajla kıpkırmızı olan bir dudak, sürme çekilen göz,  alttan stres sayılabilecek bir dekor ve adına Modern İslami Kadın denilen bir tipleme…

Bütün coğrafyayı saran bir Ilımlı İslam rüzgârı…

 Tam da bu minvalde Suud Veliaht Prens Salman’ın Ilımlı İslam açıklaması, Amerika’da ve Avrupa’da kapı kapı sürünüşü, kraliyet ailesini tutsak edip tek adam oluşu,  bize vahhabiliği ittifak yaptığımız devletler yaydırdı, biz aslında Şii ve sünniyiz itirafı, Arabistan’da kadın açılımı vs  sanki bütün bunların tek bir elden yönetildiğinin de bir vesikası…

Küreselleşen dünya, sosyolojik kırılmalar, öne çıkan birey ve adına postmodern denilen bir süreç ve bu süreçten fazlasıyla etkilenen İslam…

Yukarıda değindiğimiz deist ve ateist tartışmasıyla ülke içinde iyice alevlenen tartışmalar ve bu fotoğrafı görüp reform sözcüğüyle tartışmaya katılan Külliye…

Önümüzde 2019 seçimleri var… Ve bu seçimler çok kritik… Görünen o ki bu sefer din üzerinden bir şeyler planlanıyor…

Gezivari ya da bir başka şekliyle sanki bir yerlerde bir şeyler yine tezgâhlanıyor.

Üç yıl önce bir din adamının söylediği sözler gündem oluyorsa, genç kaynana şehvet uyandırır diyen Şenocak fetvasının ardından, genç kaynana zinası diye manşetler çıkıyorsa, din üzerinden Erdoğan hedefse ve gençlere bir mesaj veriliyorsa demek ki yeni bir şey ya da şeyler yine sahnede…

Ama öyle, ama böyle…

Önemli olan bu şeytani aklın dümenine vakıf olmak…

Önemli olan bu şeytani aklın dinine tabi olmamak…

Ezcümle… ŞEYTANİ AKLIN DİNİ TETİKTE…

Önceki ve Sonraki Yazılar